Resmin anlattıkları
Çatalın sözleri batıcıdır, acıtır. Kaşık ise toplayıcıdır. Bu yüzden aralarında hır çıkmıştır. Sonunda ortak bir zemin yaratarak barışmaya karar vermiş olabilirler.
Her ikisi de devamlı başkalarına yemek yedirdiğinden “bir gün de biz birlikte yiyelim” demiş olmaları muhtemeldir.
Kalabalık bir yere gitmişler… Masa henüz boş olduğuna göre birlikte oturmak zorunda kalmış olmaları da ihtimal dahilindedir.
Bekledikleri yemek gelmeyince kalkmaya ve ileri bir tarihte buluşmaya karar verip veda ediyor olabilirler.
Yine sıkıcı oldu galiba?
Hadi biz de lâfı çevirerek siyaset yapalım: Bu memlekette herkes şikâyetçi. İşsizlik almış başını gidiyor. Kibarlıktan başka her şey pahalılanmış. Yankesici de dertli. “Abi iş çıkmıyor ki” diyor. İstiyoruz ki, arı bize daima balını versin, iğnesini hiç göstermesin… Çok bilinen ve anlatılan bir fıkradır. Ben de yeri gelmişken burada bir kez daha anlatayım: Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar:
---Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz? Doktor:
---Suyla doldurulmuş bir küvetin karşısında hastaya bir kaşık, bir fincan, ve bir kova veriyoruz. Sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmak istediğini soruyoruz. Siz ne yapardınız?
---Anladım, anladım. Sağlıklı bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova kaşık ve fincandan büyüktür.
---Hayır, der doktor. Normal bir insan küvetin tıpasını çeker. Gerçek akıl sahibi, bize sunulan çözümleri seçen değil, en uygun çözümü bulabilen insandır.
Kabalık ve zarafet
Yenikapı mevlevihanesi şeyhi Osman Selâhaddin Efendi’ye atfedilen bir anlatımdır: Sur dışında bulunan Yenikapı mevlevihanesinin yakınındaki bir köşkte düğün tapılıyormuş. Eğlence için bir Kıptî musikî grubu getirilmiş. Gruptaki nakkarenin çifte narası patlayınca eğlencenin tadı kaçmış. Aynı aletin mevlevihanede bulunduğu birisinin aklına gelmiş. Gidip istemesini orkestra şefine söylemiş. Kıptî tekkeye giderek kudümzenbaşıdan bunun kendisine âriyet olarak verilmesini istemiş. Fakat nakkare ile kudüm-i şerif arasındaki tabir farkını ve inceliğini kavrayamadığı için isterken kudüm-i şerif yerine çifte nara demiş olması dervişin taassubuna dokunmuş. Herifi azarlamış.
---Ona çifte nara demezler, kudüm-i şerif derler, demiş ve vermemiş. Hatta bir de şeyhe gidip şikâyet etmiş. Şeyh kudümbaşının Kıptî’ye yaptığı muameleyi beğenmemiş
---Neşelerini kaçırmayalım, keşke verseydin, demiş.
---Amma Efendim, kudüm-i şerife bu Çingene çifte nara diyor, deyince Selâhaddin Efendi
---Zararı yok, o Çingene eline düşerse çifte nara, senin eline geçerse kudüm-i şerif olur, demiş. Kudümzenbaşının kabalığı nispetinde şeyhin hakikati olduğu gibi söyleyişi ve zarafeti ne kadar hoş değil mi?
İhtiyar
Arapçada seçmek ve intihap etmek manasındadır. Muhtar, seçilen, intihap olunan demektir. Fakat eski zamanlarda bir sanatta bir meslekte seçilip o sanatın veya mesleğin başına ve idaresine geçebilmek epeyce hünere ve tecrübeye nütevakkıftı. Bunlar uzun senelerle elde edilir ve ancak yaşlı kimseler seçilip başa getirilirdi.
Halk bu türlü adamları hep saçlı sakallı, yaşlı kimselerden ibaret gördüğü için Türkçede ihtiyar manasında kullanmıştır. Bu mevkilere yaşlı olmayan fakat sanatında mahareti bulunanlar seçilirdi. Süleyman Kâni İrtem’in birkaç satır sonraki izahatı bu mütalâayı teyit eder. Burada bahsedilen ihtiyarlar idare heyetinden başka bir şey değildir. Bugün de herhangi bir spor kulübünün idare heyeti vardır. Şeyhin veya idare heyetinin dinle, ibadetle ilgisi yoktur.
Tekye: 1. Dayanılacak, karar kılınacak yer. 2. Tarikat mensuplarının toplanma, ayin ve zikir yeri. 3. Bir düşünceye veya mesleğe mensup olanların sürekli bir araya geldikleri yer. 4. Esrar içilen yer. Tekke.
Eyüp’te bir mezar taşından
“Ne kadar ulusu (yücesi) olursan (olsan da) cihanın,
Sonunda iki taş olur nişânın” şeklinde mısralar… Eyüp’te bir mezar taşından… Bence şöyle yazılması daha uygun gibi:
“Ne kadar yücesi olsan da cihanın,
Sonunda iki taş olur nişânın”